X Kuşağı'nı Anlatan Bir Başyapıt
Star Kitap, 6 Mart 2009
Yirminci Yüzyıla retrospektif bakış açısıyla yaklaşıldığında, lanetli kuşak diye anılacak gibi görünüyor X Kuşağı. Kabaca 1960'larda doğan, ergenlik ve gençliklerini 1980 başlarında yaşayanlar üzerinden yayımlanan romanlar arasında, Douglas Coupland'ın X Kuşağı, güçlü bir roman olmanın ötesinde literatüre aynı adı taşıyan kavramı da yerleştirdi. Kaybolan, daha adından başlayarak çağrışımlara açık, kışkırtıcı bir başlık. Apolitik oldukları defalarca yazılıp çizildi, gerçekler yerine hayalleri, geri çekilmeyi yeğliyorlardı genel söyleme göre. En azından Kaybolan'ın ait olduğu coğrafyada, Thatcher'a en çok kafa tutanların bu kuşağın çıkardığı müzisyenler olduğu göz önüne alınırsa, yerleşik kavramların da sorgulanması gerekebilir. Öte yandan önceki kuşaklara hiç benzemeyen özelliklerinin sonraki kuşakları etkilediği de söylenebilir. Son çeyrek yüzyılda edebiyatın ve hatta sinemanın başlıca temaları arasında yabancılaşma, iletişimsizlik, kapitalizmin ezdiği bireyler öne çıkmışsa, bu itilip kakılan kuşağın garip bir 'aura'sının olduğu da savlanabilir. Catherine O'Flynn yeni bir yazar ve Kaybolan ilk kitabı. Doğrusu söylemekten çekinmeyeceğim, Kaybolan beni çok etkiledi. Kitabı özel kılan nedir diye sorarsanız zaman ve mekân diyalektiğinin şaşırtıcı buluşması diyeceğim. 1984'te başlayan romanın üçte ikisi 2000'li yıllarda geçiyor. Geriye dönüşlerle zenginleşen anlatının merkezinde, Birmingham'ın bir banliyösünde yükselen Green Oaks alışveriş merkezi var. İlkokul çağındaki Kate Meaney, sınıf arkadaşlarına hiç benzemez. Onlar seksek oynarken, bir köşeye çekilip dedektif dergileri okur, Green Oaks alışveriş merkezinde ilginç bulduğu insanları izler ve not defterine kaydeder. Alışveriş merkezinin tamamının gerçekte devasa bir oyun alanı gibi göründüğünü düşünür. Bir gün ortadan kaybolur ve bir daha hiç haber alınamaz. Hayatta olup olmadığı bile bilinmemektedir. Günümüze gelindiğinde, Kate'i üç beş kez görmüş, hayatında pek yeri olmamış insanların dünyasını tanıtmaya başlar yazar bize. Bu insanlar Kate'le fazla içli dışlı olmamıştır ama kayboluşuyla bir biçimde ilgilidirler. Onu kayboluşundan önce gören son insanlardır ama suskunlukları yıllar sonra kişisel karabasanlarına dönüşür. O'Flynn özellikle İngiliz edebiyatında hayli kullanılmış olan hayalet metaforu aracılığıyla Kate'i yaşayanların dünyasına geri getiriyor. Ne ki, bu metaforun gotik unsurlar ya da okuyucunun ilgisini canlı tutmak için hazırlanmış bir trük olmadığını söylemeli. Kayboluşundan on dokuz yıl sonra, bir gece bekçisinin Green Oaks'un her deliğini izlediği monitörlerden birinde Kate'in kaybolduğu yıla ait görüntülerle çıkagelmesi, hayalet metaforunun güçlü bir imgeye dönüşmesiyle sonuçlanır. Vicdanla yapılan gecikmiş hesaplaşma, bastırılmış kabusların uç vermesi kadar yıkıcı olacaktır.
Kaybolan, bizde de sıkça tartışılan politik romanın nasıl yazılması gerektiğine dair bir örnek olarak da okunabilir. Kitap boyunca alışveriş merkezinde çalışanlarla orayı para harcamak için dolduranlar arasındaki yakıcı karşıtlık verilirken, ne bu ayrıma büyük katkılarda bulunmuş Thatcher'ın adı geçer, ne işçi partisinin, ne de muhafazakâr partinin. İnsanların duygusal evrenlerinde olup bitenlere, bireyin yüreğine eğilen anlatım biçimi, didaktiklikten alabildiğine uzak duruşuyla O'Flynn, keskin insan galerilerinde gezdiriyor okuyanı. Bir başka ilginç unsur, alışveriş merkezinin organik, kötücül, kendine özgü bir kişiliğinin oluşudur. Bu da Green Oaks'u, alışılagelmedik bir roman 'karakterine' dönüştürüyor. Hafta sonlarını alışveriş merkezlerinde harcayan insan kitleleri, aynı müzik cd'sine ya da kitaba duydukları anormal boyuttaki ilgi, reklâm ve pazarlamaya yenik düşmekten daha fazlasını anlatmıyor mu? Sürü psikolojisinin yıldırıcı tektipleştirme manevralarıyla omuz omuza yürüyüşü ve insanların en yakınlarına! yönelttikleri can sıkıntısı.
Romanda öne çıkan kişiler arasındaki benzerlikler de dikkat çekici. Kate, akranı olan çocuklara benzemezlğiyle, hayatın gri ve alengirli alanlarını o yaşta 'hissedebilmenin' bedelini öder. Gece bekçisi Kurt, pitoresk olana ilgi duyar. Okulu bir başına kırışları, ne vizyondaki son filmleri izlemek, ne de karanlık oyun salonlarında bilgisayar başında saatler geçirmek içindir. Bir zamanlar babasının çalıştığı yıkık sanayi bölgesinde, terk edilmiş fabrikalarda, harap rıhtımda, unutulmuş dehlizlerde, metal yığınları arasında distopyayı çağrıştıran, dünyanın sonu ve yalnızlığı kutsayan oyunlar oynamayı yeğler. Alışveriş merkezindeki müzik dükkânında çalışan Lisa, daha on iki yaşında Punk olmaya karar vererek, hayatın hangi kıyısında duracağını içgüdüsel olarak belirlemiştir. Elektronik müziğin temel direği Kraftwerk'in geleceği bugüne taşıyan zamansız müziğiyle ilgili duyguları, yaşadığı dünyanın hayal kırıklığını ört bas etmeye yönelik bir gelecek ülküsüdür. Kate'in kayboluşu yüzünden üstü kapalı suçlanan Lisa'nın ağabeyi ise, kayboluşu hayatının seçimi haline getirir. Kızın kayboluşunda anahtar rolü üstlenen Green Oaks çalışanı, aklını alışveriş merkezinin tarihi, gizli geçitleri ile bozmuştur, dev bir alışveriş merkezinin, günümüzde sadece bir mekân olamayacağının, başlı başına bir 'gösterge birimi'ne dönüştüğünün farkındadır. Bütün bu insanlar buz üzerinde yürümeyi seçmiştir, başka türlü soluk alabilmeleri olanaksızdır. Bu da bize X Kuşağı'nın hikâyesinin hazin oluşunu bir ölçüde açıklıyor sanırım. Siyasal baskılar, sınıfsal ayrım, askeri rejimler insanları sindirmiş sindirmesine, bununla birlikte ortaya çıkan içe dönük ama bir o kadar da sığlıktan uzak iç dünyaların keşfinde iyi edebiyat yapıtlarının söyleyecek daha çok sözü olmalı.
Ömer Ayhan
geri |